Odaları Zaman Tüneline Açılan Otel

İstanbul’un tarihî bölgelerinden biri olan Çukurcuma‘da, Emekli Avukat Meral Kalav Demir’in projelendirip kurduğu Faik Paşa Butik Otel‘e konuk olduk. 18. yy’da İtalyan ve Rum sahipleri için Art Nouveau Sanat akımına göre inşa edilmiş olan bu binalar, aslına uygun şekilde restore edilmiş. İç dekorasyonu, İstanbul’un farklı köşelerinden toplanan antikalarla oluşturulan, özgün bir butik otele dönüştürülmüş. Kendisiyle hem bu özel otelin hikayesi hem de Beyoğlu’nun değişen çehresi hakkında hoş bir sohbet gerçekleştirdik.

Emekli bir avukat olarak, otelcilik işine nasıl atıldınız?

Avukatlık yaparken, annemin rahatsızlığı ve çocukların eğitimi dolayısıyla çalışmaya ara verdim. Çocuklar büyüyüp, annemi de kaybedince, daha önce aldığımız Faik Paşa’daki bu binalarda restorasyon ve dekorasyon işine başladım. O sırada turizm çok iyi durumdaydı ve herkesin binaları otele dönüştürmemi önermesiyle bu proje ortaya çıkmış oldu. Bu binaları otele dönüştürmem 7-8 sene sürdü.

Ne zaman açtınız?

2013 yılında, Gezi Parkı olaylarından hemen önce açmıştım. Sultan Ahmet ve İstiklal Caddesi bombalamalarından sonra, 100-150 Euro’ya verdiğimiz odaları, 40 Euro’ya veremez olduk. Çok zor zamanlardı, bu zaman zarfında çok mekân kapandı, ama yavaş yavaş toparlıyoruz.

Otelinizi özel kılan şey nedir sizce?

Burayı özel kılan şey, her odasının aynı döneme ait ama farklı mobilyalarla döşeli olmasıdır. Yani bir marangoza verirseniz ya da bir mimara çizdirirseniz, bütün odalar aynı olur. Başka odalarda kaldığınızı fark etmezsiniz bile ama burası, mini mini evler gibi düşünebileceğiniz bir Tasarım Otel. Ben burayı zincir oteller gibi olmasın, bir ruhu olsun diye İstanbul’daki antikacılardan aldığım ve yurt dışından getirdiğim objelerle her odasını farklı şekillerde dekore ettim.

O zaman, burada her odada kalmak, ayrı bir deneyim oluyor

Evet, tüm mobilyalar antika, yerde el halıları, fistolu perdeler, giyotin pencereler…

Burada insanların eski yaşamlarına çok dikkat ettim ve o ruhu kaybetmemesi için maddi olarak da emek verdim. Aslında bu ticari bir yaklaşım değil, benimkisi bir nevî aşk…

Oteldeki kütüphanemizde, dünya klasikleri, İstanbul hakkında, Türkiye’nin arkeoloji ve kültürü ile ilgili kitaplar var. Kahvaltı, burada açık büfedir ve hep mayalı hamurlarımız hazırlanır, pişi, gözleme daima vardır. Reçelleri, bizzat kendim yaparım. Tıpkı annemizin mutfağı gibidir.

Sürekli kalan müşterileriniz de oluyor mu?

Evet, mesela bir Fransız misafirimiz var, o hep aynı odada kalır. Ayrıca, genç bir misafirimiz var, bu sokağın arkasında müzik stüdyosunda çalışıyor, işyerine yakın olmak için aylardır burada kalıyor evi gibi buradan çıkar kahvaltısını eder, yürüyerek stüdyosuna gider.

Sonra akşam oldu mu hepsi bir masanın etrafında toplanarak, çok farklı kültürlerden insanlar birbiriyle sohbet eder.

Peki sizin bu antika merakınız nasıl oluştu?

Annemin dedesi Kürt Yusuf lakaplı eski bir antikacıymış. Kapalıçarşı’da 7 tane yan yana dükkânı olduğunu anlatırdı ailemiz.

Aile mesleği yani…

Evet, Avrupalılar’ın yoğunlukla İstanbul’a geldiği son Osmanlı dönemlerinde antik satışları çok olurmuş. Sonra, işgal kuvvetleri İstanbul’u terk ediyor, ekonomi de kötü olduğu için kimsenin antika alacak hali olmadığından dükkanların hepsi kapanmış.

Ailemin, Aksaray’da, yeri büyük Malta taşları ile döşenmiş bir evleri vardı, ben çok küçüktüm ama hiç unutmuyorum, o evde hem tavla oynanır hem ud ve piyano çalınırdı. Sedirlerde oturulur, ortadaki kocaman mangallarda kahveler pişirilirdi. Böyle bir İstanbul hayatını görerek büyüdüm ben o evde…

Burada düzenlediğiniz etkinlikler var mı?

Ayda bir, ünlü bir koleksiyoner ve dostumuz olan Aydın Menemencioğlu, burada bir müzayede düzenler ve hep kendi dostlarını çağırır. Yani bir aile ortamı gibi birbirimizi tanırız, evde misafir ağırlar gibi önden yemek yeriz. Sonrasında da Aydın Bey birkaç parça gösterir, satar ya da satmaz çok da önemli değil. Bazen misafirlerimizin arasında tangocular oluyor, hemen ortayı açarız, güzel bir tango müziği, dans eden insanlar… Her şey spontane gelişir.

Beyoğlu’nun değişen yüzü hakkında ne düşünüyorsunuz sizi nasıl etkiliyor?

Bana sorarsanız Beyoğlu İstanbul’un İncisi. Kaşıkçı Elması gibi bir daha asla bir Beyoğlu yerine koyulamaz, bu binalar bir daha yapılmaz. Bir Botter binası, Cercle d’orient bir daha gelmez… Narmanlı Han şimdi restore ediliyor, Yapı Kredi Kültür Merkezi yapıldı, bence gayet güzel oldu. Yani bir şeyleri peşin peşin eleştirmek ve yapılan her şeye karşı olmak da doğru değil, yapılan çok güzel şeyler var. Belediye, çok uzun yıllardır el atılmayan altyapıyı düzene soktu, doğalgaz-internet hatları, kanalizasyon hatları… Tabii ki bu esnada ortalık birbirine giriyor, yollar kapanıyor, yağmur, çamur bu sefer insanlarda bir tepki oluşuyor, ama bunlar yapılmalı, biraz sabır göstermeliyiz başka çaresi yok.

Dükkânların çehresi çok değişti deniyor…

Öyle oldu, dükkanların çehresi, Beyoğlu ve İstiklal Caddesi bombalama hadiseleri sonrasında güvenlik sorunu nedeniyle, turizmdeki gerileme sırasında, Arap turistler gelmeye devam etti. Çok çalkantılı bir bölgeden geliyorlar ve bir Avrupalı kadar çok korkmuyorlar. Sonra dükkanların bazıları Arapça tabelalar asmaya başladı. Tabii insanlar da buna tepki gösterdi. “Ne oluyor, burası Türkiye” diye, ama bu geçici bir dönemdi. Şimdi görüyorum ki yine eski kitle gelmeye başladı. Yol yapımı ve bina restorasyonları da bitmek üzere, çok şükür bu güvenliği tehdit eden hadiseler bitti ve o korku hissi atlatıldı.

Kimler sizin otelinizi tercih ediyor?

Çok lüks peşinde olmayan, kültür seviyesi biraz daha yüksek insanlar geliyor bu Butik otellerde kalmaya, çünkü burada gösteriş yok, ama o insanlar bu ortamı, sokakta dolaşan kedi ve köpekleri görmekten dolayı mutlu oluyor. Beyoğlu’nun bir özelliği de turistlerle beraber İstanbullular’ın ve İstanbul’da yaşayan yabancıların da yaşadığı bir yer olmasıdır. Özellikle yabancı misafirlerimiz, otelimizden sokağa çıktığı zaman, okulundan dönen çocuklar, bastonu elinde yaşlı teyzeler, beş liraya karpuz diye bağıran seyyar satıcılar gibi bize has çok güzel sahnelere şahit olarak, o kentin günlük yaşamının içinde olup, kültürünü tanıma fırsatını yakalıyor.

Ara sokaklarda dolaşmak lazım bir yeri tanıyabilmek için…

Tabii, neler var o ara sokaklarda, Cihangir’de yaşayanlar hala bakkala iple sepet sarkıtıyor, bu şahit olunması gereken bir gelenek…

Otelinizin adını neden Faik Paşa olarak seçtiniz?

Otele isim ararken, yabancı bir isim olsun istemedik ama bir türlü de karar veremiyorduk, o sırada eşimle Paris’e gittik ve orada caddenin ismini taşıyan bir otelde kaldık. O sayede oteli çok kolay bulduk. Ben de madem isim bulamıyoruz, bu tesise caddenin adını koyacağım dedim. Sonra, Faik Paşa’nın kim olduğunu araştırırken, karşıma böylesine enteresan bir aile ve şahsiyet çıkınca, çok isabetli bir seçim yapmış olduğumu anladım. Faik Paşa, 12 yaşındayken 1814’de İstanbul’a getirilen İtalyan asıllı bir yetim. Daha sonra Osmanlı ordusunda eğitim alarak, paşalığa kadar yükselen, Faik Paşa’nın gerçek adı Francisco Della Suda. İstanbul’un ilk Eczanesini açan ailenin oğlu, Saint Benoit’yı bitiriyor ve Paris Eczacılık Fakültesi’ndeki eğitimini tamamlayıp, ülkesine geri dönüyor. Yani Osmanlı topraklarında yaşayan İtalyan asıllı bir Paşa olarak, Türk eczacılığını, Türk Afyon Kodeksini, uluslararası toplantılarda tanıtıyor. Çocukları olmadığı için de Faik Paşa Ailesi bitiyor, unutuluyor. Yıllar sonra, bir Meral Demir geliyor Faik Paşa adını yaşatmak üzere…

O bir Levanten ve Beyoğlu’nu bu insanlardan ayrı düşünemeyiz. Zaten nüfus olarak da çok yoğun olarak burada yaşamışlar. Maalesef hepimizin bildiği 6-7 Eylül 1955 olayları ve 1964’teki hadiseler sonrasında buraları bırakıp gitmişler. Hoşgörü, insan sevgisi birbirinin kültür ve inancına saygı duymak, kimsenin kimseyi ötekileştirmemesi gibi her toplumun ihtiyaç duyduğu şeyler burada mevcutmuş. Bunlar olmadan medeniyet, mutluluk olmaz. İşte Beyoğlu, öyle bir yer ki Osmanlı’dan önce de bu kültürü yaşamış. İstanbul’da farklı dinlere mensup insanlar, bir arada mutlu yaşamış, birlikte çalışmış ve birbirinden çok şey öğrenmiş.

Röportaj: Özlem Arıkan Serbez

WordPress Themes